İçeriğe geç
1:13:01

Modern Hukuk Neden Tıkandı? Civil Law, Common Law ve Şeriat Gerçeği

1:13:01 YouTube'da aç

Modern hukuk tıkanmış durumda. Şeriat, fıkıh ve halifelik kavramlarını netleştirip civil law ile common law sistemlerini karşılaştırdığımızda, hakimi kanun maddesine eşleştiren bir memura dönüştüren civil law yerine içtihat ve örfle işleyen common law'un daha adil olduğu görülüyor. Şeriat da yapısı gereği bu modele çok daha yakın, dinamik bir hukuk sistemidir.

Neden bu konu?

"Şeriat" denildiğinde zihinlerde canlanan el kesme, kaos ve geri kalmışlık tablosu medyadaki propagandanın ürünüdür; oysa şeriat, bütüncül bir hukuk sistemi olarak bugünkü modern hukuktan bile daha ileridir. Seriye giriş niteliğindeki bu yazıda amacımız, Müslüman gençlerin bu konuda geri çekilmek yerine karşı argümanlara cevap verebilmesini sağlamak.

Çıkış noktası modern hukukun tıkanmışlığı: davalar yıllarca sürüyor, mahkemeden kazanan da kaybeden de mutsuz çıkıyor, hapishaneler iki vardiya yatılacak kadar dolu ve neredeyse her suça hapis cezası veriliyor. Tarihin her alanda ilerlediği varsayımı Batı'nın empoze ettiği bir anlayıştır; İbn Haldun'un dediği gibi tarih döngüseldir ve hukuk alanında geriye gidilmiş olabilir.

Temel kavramlar: şeriat, fıkıh, halifelik

  • Şeriat: Sözlükte "akan, giden" anlamına gelir. Allah'ın koyduğu, nas (Kur'an ve sünnet) ile sabit olan anayasal üst ilkeler bütünüdür; can, mal, akıl, nesil ve ırz güvenliği gibi temel hak ve hürriyetleri koruma altına alır.
  • Fıkıh: Alimlerin ve kadıların, önlerine gelen somut davalarda bu ilkelerden çıkardığı hükümlerdir. İnsan ürünüdür; zamana, mekâna, topluma ve örfe göre değişir. Mezheplerin varlığı da bundan kaynaklanır.
  • Halifelik: Hristiyanlıktaki papalık ya da Şia'daki masum imamlık gibi kanun koyma yetkisine sahip dinî bir otorite değildir. Ehl-i sünnette halife yalnızca İslam toplumunu yöneten bir emirdir.

Civil law: memur hakim ve pozitif hukuk

Dünyada iki ana hukuk sistemi var: common law (biz "ortak" yerine "örfî hukuk" demeyi tercih ediyoruz) ve civil law (kıta Avrupası ya da yazılı hukuk). Civil law kökünü Roma hukukundan alıyor ve Napolyon'un Code Civil'iyle tüm Avrupa'ya yayılıyor. Türkiye de Cumhuriyetle birlikte bu sisteme geçmiş; medeni kanun İsviçre'den, ceza kanunu İtalya'dan, hem de Fransızca tercümelerin tercümesi olarak alınmış.

Osmanlı aydınlarının yabancı dilinin İngilizce değil Fransızca olması ülkeyi aşırı regülasyoncu Fransız ekolüne bağladı ve bu da geri bıraktı. Az ve öz kurala dayalı minimalist düzen her zaman daha iyidir ve bu İslami bir ilkedir: Kur'an'daki hüküm ayetleri, 6236 ayetin yalnızca yüzde 3 kadarı.

Civil law'da hakim adeta bir devlet memuru gibi çalışıyor ve önüne gelen vakayı kanun maddesiyle eşleştirmeye uğraşıyor. Bunun arkasında pozitif hukuk anlayışı var: Aydınlanma ve sekülerleşmeyle hukuk dinî ve ahlaki referansından koparılmış, kanun koyucu ne yazdıysa o kural sayılmış. Bu da toplumla uyumsuz, "eğreti" bir hukuk doğuruyor. Kanuna uydukları gerekçesiyle kendilerini suçsuz gören Nazi subayları, pozitif hukukun en acı örneğidir. 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de bu çıkmazları yamama çabası olarak okunabilir. Kanunlar aslında halk ya da meclis tarafından değil, birkaç teknokrat tarafından yazılıyor. Kirayı ev sahibinin eşinin hesabına yatıran kiracının "kira ödemedi" sayılması ve usul boşluklarından para kazanan avukatların sistemi kilitlemesi bunun örnekleridir.

Common law: yaratıcı hakim, jüri ve uzlaşma

İngiltere, ABD, Kanada gibi ülkelerdeki common law, hakimlerin emsal kararlarının yüzyıllar boyunca birikmesiyle oluşuyor. Burada her vaka kendine özgü sayılıyor ve hakim, önceki içtihatları gözeterek o davaya özel bir çözüm üretiyor. Kısacası hukuk yaratıyor. İngiltere'de bu düzen 1215 Magna Carta ile kralın yetkilerinin sınırlandırılmasına dayanıyor. Jüri sistemi halkın vicdanını yargıya taşıyor: 1688'deki Yedi Piskopos Davası'nda jüri, kralın emrine rağmen piskoposları haklı buluyor.

Common law'un bir diğer avantajı uyuşmazlıkları mahkemeye gelmeden çözmesi. İngiltere'deki Part 36 teklif usulünde makul bir teklifi reddedip mahkemede kaybeden taraf çok daha ağır bir sonuçla karşılaşıyor. Bu, notuna haksız itiraz eden öğrencinin puanının iki kat kırılmasına benzer. Savcıların itiraf karşılığı yaptığı pazarlıklar da aynı işlevi görüyor. Böylece common law'da davaların yüzde 90-95'i mahkemeye gitmeden çözülürken, civil law'da bu oran en fazla yüzde 5-10. Türkiye'deki zorunlu arabuluculuk ise anlaşmamanın hiçbir bedeli olmadığı için sonuç vermiyor. Yüz bin kişiye düşen hakim sayısı İngiltere'de 3-5 iken kıta Avrupası'nda 25-30. World Justice Project'in hukukun üstünlüğü endeksinde de nüfusu az, refahı yüksek Kuzey Avrupa ülkelerinden sonra hemen common law ülkeleri geliyor.

Karşılaştırmayı özetlersek: civil law'da hukukun kaynağı yasalar, common law'da önceki içtihatlar ve örf; civil law tümdengelimci ve katı, common law tümevarımcı ve dinamik. Yargıtay ve Danıştay içtihatları ise gerçek içtihat değil, vakanın hangi maddeye uyduğunu gösteren yorum rehberleridir.

Fıkhın dinamik yapısı

Şeriat yapısı gereği common law'a çok daha yakın. Naslar az. Had cezaları (suçu ve cezası nasla belirlenmiş, sayıları on kadar) sınırlı, geri kalanı kadının içtihadıyla belirlenen tazir cezaları. Müslümanların fıkhı Napolyon Kanunu gibi donmuş bir metin sanması civil law zihniyetinin ürünüdür. Fıkhın dinamik olduğunun delilleri şunlar:

  1. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf'un hocaları Ebu Hanife'den, İmam Şafii'nin de İmam Muhammed'den farklı görüşleri var. Şafii, Hicaz'da ve Mısır'da benzer vakalara farklı hükümler vermiş.
  2. Abbasi halifesi Muvatta'yı Kâbe'ye asıp herkesi ona bağlamak istediğinde İmam Malik, sahabenin farklı diyarlara dağıldığını ve her topluluğun kendine özgü bir ilmi olduğunu söyleyerek karşı çıkmış.
  3. Maliki fakihi Karâfî, insanların örfüne bakmadan yalnızca kitaplarla fetva vermenin haram olduğunu söylüyor.
  4. Mecelle'nin küllî kaideleri arasında "Ezmanın tağayyürü ile ahkâmın tağayyürü inkâr olunamaz" (zaman değiştikçe hükümler değişir) ilkesi bulunuyor.
  5. Üzüm şırası ve boza sıcak Hicaz'da çabuk mayalandığı için haram sayılabilirken soğuk Anadolu'da helal olabiliyor. Buzdolabının yaygınlaşmasıyla bu hüküm Hicaz'da da değişebiliyor.
  6. Musa, İsa, Nuh ve İbrahim peygamberlerin şeriatları farklı. On Emir'deki gibi temel ilkeler ortak, cezalar ve uygulama ise topluma göre değişiyor.

Hanefi-Maturidi ekolünün kıyas ve istihsan yoluyla bilinenden bilinmeyene giden usulü, akılla nas arasında "vasat" bir yol sunuyor.

İtirazlar: bilim ve selefi yaklaşım

"Bilim çağında şeriat olur mu?" itirazına baskıcı bir rejime rağmen yapay zekâ ve teknolojide öne geçen Çin ve Nazi Almanyası'ndaki bilimsel ilerleme cevap veriyor. Hukuk düzeniyle bilimsel gelişme arasında doğrudan bir bağ yok.

Her türlü insan yorumunu "tağut" sayan selefi yaklaşım ise tarihselci ve gerçek dışıdır. Kur'an hırsızlık için yalnızca el kesmeyi öngörüyor ama baklava çalanla milyonları çalanın ayrımı yorum gerektiriyor. Allah insanı, kurala harfiyen uyan meleklerden farklı olarak içtihat edebilen özgür bir varlık olarak yaratmıştır. Maide 3'teki "dininizi kemale erdirdim" ifadesi de her hükmün yazıya geçirildiği şeklinde değil, inanç çerçevesinin tamamlandığı şeklinde okunmalıdır.

Kamu hukuku yanılgısı

Son olarak, modern devlette her şey kamu hukukuna dönüşmüş durumda. Mağdur şikâyetinden vazgeçse bile devlet yargılamayı sürdürüyor. Oysa şeriat "devlet agnostik"tir: yalnızca bireyler ve onların uyuşmazlıkları var, devlet kadılık müessesesiyle sadece aracı oluyor. Kısasta mağdurun affı esas. Kamu hukuku Roma'da bile bu ölçüde değildi; Fransız Devrimi ve Napolyon Kanunu ile ortaya çıktı.

Kamunun hukuku diye bir şey olamaz. İnsanların, bireylerin birbiriyle olan çekişmeleri olur.

Şeriat, Müslüman ya da gayrimüslim herkese en adil şekilde hizmet edecek hukuk sistemidir. Had cezalarını ve Mecelle'yi sonraki bölümlerde ayrıntılı ele alacağız.