İçeriğe geç
1:26:31

İslami Finans: Katılım Bankaları Nasıl İşler

1:26:31 YouTube'da aç

Katılım bankaları ve günümüz İslami finans kurumları Kur'an, sünnet ve klasik fıkhın koyduğu ilkeleri ancak kısmen uygular. Murabahadan sukuka, organize teverruktan arbuna kadar temel araçlar sahiplik ve kâr-zarar ortaklığı ölçütüyle sınandığında çoğunun hile-i şer'iyyeye kaydığı görülür. Bunlar birer adımdır, nihai çözüm değil.

İslami Finansın Kısa Tarihi

İslami finans gerçekten Kur'an'ın, hadislerin ve eski ulemanın koyduğu kurallara uyuyor mu, yoksa konvansiyonel finansın İslami bir kılığa büründürülmüş hali mi? Müslümanlar itibari para sistemine karşı geç bir bilinç geliştirdi; İslami finans ancak 1970'lerden sonra kurumsallaşmaya başladı.

Kronoloji şöyledir:

  • 1963'te Mısır'da Mit Ghamr Tasarruf Bankası, faizli kredi yerine kâr-zarar ortaklığıyla üretim finansmanı denemesi olarak kuruldu.
  • 1970'lerde Suudi Arabistan'da İslam Kalkınma Bankası, 1975'te ilk tam teşekküllü İslami ticaret bankası sayılan Dubai Islamic Bank kuruldu. Hareketin Körfez'de başlaması petrol sermayesiyle ilgilidir.
  • 1990'da kurulan AAOIFI (İslami Finans Kuruluşları Muhasebe ve Denetim Kurumu), dünyadaki İslami finansın çatı kuruluşu haline geldi.
  • 2000'lerde HSBC ve Deutsche Bank gibi City of London bankaları Körfez sermayesini görüp Dubai'de İslami finans birimleri kurdu; 2008'den sonra sukuk piyasası hızla büyüdü.

Burada çalışan Harris Irfan Cennet Bankerleri kitabında, konvansiyonel ürünü İslami hale getiren bir "kara kutu" yaptıklarını ve bir "canavar" yarattıklarını itiraf eder.

Hile-i Şer'iyye ve Para Vakıfları

Geleneğin güçlü bir ticari birikimi vardır: armatör bir tüccar olan Ebû Hanîfe'nin öğrencisi İmam Muhammed, para kazanmanın haram olduğunu iddia eden sufilere cevap olarak Kitâbü'l-Kesb'i yazmıştı.

Hristiyanlar da faiz yasağını bir hile-i şer'iyye ile aştı. Kilisenin "üçlü sözleşmesi" şöyle işler: kilise tüccara 100 altınla ortak olur (ortaklık), ana parasını sigortalatır (sigorta) ve gelecekteki kârını tüccara şimdiden 5 altına satar (kâr satışı). Sonuçta 105 altını garantiye almış olur. Bundan sonra Batı'da "ip kopar".

Osmanlı'daki para vakıfları da katılım bankalarına benzer bir mantıkla işliyordu, ama kazançlarını hamam, eğitim ve sosyal adalet gibi toplumsal harcamalara dağıtıyordu. Bugünkü kurumlarda ise kâr özel hissedarlara gidiyor. "Realist olup kumarhanedeki helal makinelerle yetinmeliyiz" diyen hocalara katılmıyoruz. Batı'nın 300-400 yıllık birikimiyle yarışılamayacağı eleştirisi de yerinde değildir: Batı normsuz olduğu için deneme-yanılmayla ilerliyor, Müslümanların ise Kur'an ve hadiste hazır bir normu var.

Temel Araçlar: Murabaha, Müşareke ve Mudaraba

Murabaha aslında şeffaflık demek: satıcı malı kaça aldığını ve ne kadar kâr koyduğunu açıkça söyler. Amacı saf köylüleri korumaktı. Bugün banka 1 milyon TL'lik arabayı alıp 1,2 milyona vadeli satıyor. Bankanın işi galericilik değil para olduğu için bu etik bir soru işareti taşıyor, ama faizli krediye göre bir ehven-i şer sayılır. Katılım bankalarının işlemlerinin yüzde 90-95'i murabahadır.

Müşareke sermaye oranında kâr ve zarar paylaşılan ortaklıktır. Azalan müşarekede müşteri taksit ödedikçe evdeki payı artar, finansörün payı azalır. Örneğin müşteri yüzde 75'e ulaşmışken 100.000 liralık bir sel hasarı olursa 25.000 lirasını finansör ödemek zorundadır. Bugünkü uygulamada ise zarar riski çeşitli hilelerle en aza indiriliyor.

Mudaraba bugünkü melek yatırımcılığa benzer: biri parayı ve riski, diğeri emeği ve zamanı koyar; finansör işe karışmaz, zararda biri parasını, diğeri emeğini kaybeder.

Selem, İcâre ve Sukuk

Selem, vadeli satışın tersidir: para peşin, mal sonra teslim edilir; bugün 120 lira olan buğday 100 liraya alınabilir. Paralel selemde tüccar Brezilya'dan bir ton kahveyi 100.000 dolara selemle alıp aynı anda Türkiye'ye 120.000 dolara selemle satar. Alimlerin çoğu bunun, tamamlanmamış bir akdi yani borcu satmak olduğunu ve "bir satışta iki satış yapmayın" hadisine aykırı düştüğünü söyler.

İcâre kiralamadır ve helaldir; ancak dolu hasarı ya da bakım masrafı gibi risk mülk sahibine aittir. Peki İslami bankalarda zarar gerçekten yatırımcıya yansıtılıyor mu?

Sukuk, havalimanı ya da baraj gibi bir projeye ortaklık senedidir: yatırımcılar kârı da zararı da paylaşır, sonunda varlık satılıp gelir dağıtılır. Dubai World örneğinde sözleşmeler iyi kurulmadığı için kaos çıktı; bugün sukuklar çoğunlukla sat-geri kirala biçiminde icâre sukuku olarak çıkarılıyor ve sahiplik soru işareti taşıyor. Kaba bir formül verelim: bir araçta gerçek sahiplik ve kâr-zarar ortaklığı varsa büyük ihtimalle caizdir.

Faizli düzenle yarışmak zor; ama umutsuzluğa kapılmamak için Enfâl suresi 65-66. ayetler yol gösterir: sabırlı 100 kişi 1000 kişiye galip gelir, zayıflık görülünce oran 200'e iner.

Teverruk, İne, Vaat ve Arbun

Teverrukta Ahmet bir ton buğdayı vadeli 1200 liraya alıp piyasada peşin 950 liraya satar; gerçek bir ticaret ve risk olduğu için birçok alim bunu caiz görür. Organize teverrukta ise banka metal borsasından 100 liraya bakır alır, müşteriye 120 liraya vadeli satar ve sonra müşteri adına tekrar 100 liraya satar. Ortada risk yok, sadece fazlalık var:

Görünüşü tamam, helal yani ticaret yapılıyor, gerçek bir mal var filan.

Ama "ameller niyetlere göredir" ve birçok alim bunu caiz görmez.

Diğer kavramlar:

  • İne satışı (sat-geri kirala): sahiplik ve zarar gerçekten alıcıda kalırsa sorun yok, ama çoğu zaman öyle olmuyor.
  • Vaat dinen bağlayıcıdır ama hukuken zorlanamaz. Katılım bankaları onu cezai yaptırımlı bir garantiye çeviriyor.
  • Arbun (kapora) Hanefî ve Şâfiî mezheplerinde garar yüzünden caiz değil, yalnızca Hanbelîler izin veriyor; katılım bankaları Hanbelî görüşe uyuyor.
  • Borç satışı yasaktır; bu yüzden 1000 liralık çeki 800 liraya alan faktoring haramdır, ama eşit değerde havale caizdir.
  • Sarf akdi (döviz, altın ve gümüş değişimi) yalnızca peşin yapılabilir.

Tekâfül ve Zekâtın Ekonomik Hikmeti

Sigorta, riski ortadan kaldırıp sigortacıya risksiz kazanç sağladığı için caiz değildir. Tekâfülde ise örneğin bir mahalle ortak havuz kurar, hasarlar buradan ödenir, artan para geri dağıtılır.

Zekât ise bir piyasa düzenleyicisidir. Fakirin harcama eğilimi yüksek, zenginin düşüktür. Fakire verilen yüzde 2,5'lik zekât çarpan etkisiyle çok daha büyük bir ekonomik hareket doğurur. Bugün elde neredeyse yalnızca faiz oranı kalmışken İslam'da zekât, kenz yasağı ve kâr-zarar ortaklığı gibi birçok dengeleme aracı var.

Şeriata Uyumlu Ürünler ve Beyaz Adamın Şer'î Kurulu

Dow Jones İslami endeksinin kriterleri şunlardır: ana faaliyet helal olacak, toplam borç ile faize dayalı menkul kıymetler bir yıllık piyasa değerinin yüzde 33'ünü, faiz geliri ise toplam gelirin yüzde 5'ini geçmeyecek. Manipülatif bir borsada bunlara "şeriata uyumlu" demek tartışmalıdır. Şeriata uyumlu ETF'ler parayı yine Amerika'daki büyük şirketlere taşır; burada Alev Alatlı'nın "hukuki olabilir ama ahlaki midir?" sorusu akla gelir. Tahawwut ana sözleşmesi ve arbunla yapılan açığa satışlar da aynı soruyu doğurur.

Emin Evim gibi sistemlerde 1 milyon liralık finansman, bankadaki 2 milyon yerine 2,5-2,7 milyona mal olabilir. Bu, havadan para yaratan bankalar ve enflasyon karşısında gerçek sermayeyle yarışmanın sonucudur: bir adım, ama çözüm değil.

Maun suresi anekdotunda, gelirinin yüzde 10'unu dağıttığını söyleyen Velid bin Muğîre'ye Hz. Peygamber, Kâbe etrafındaki halkalarda kimsenin halka değiştirmediğini hatırlatıp bunun bir güç gösterisi olduğunu söyler.

Son olarak asset-backed (gerçek varlığa sahip olunan) ile asset-based (varlığın yalnızca gösterildiği) sukuku ayırmak gerekir. Dubai World'de Nakheel arsaları üzerine kurulduğu söylenen sukukun sahipleri, arsaya değil şirket borcuna sahip olduklarını sonradan öğrendi. Fetvaların patronu gayrimüslim olan Londra bankalarının İslami birimlerinden çıkması "beyaz adamın şer'î kurulu" ve "entelektüel sömürgecilik"tir. Vardığımız sonuç şu: bunlar birer adım, bırakılmamalı; çözümsüz olduğumuza inanmamalı ve bu sistemi değiştirmeliyiz. Alternatif çözümleri ileride ayrıca ele alacağız.