İçeriğe geç
21:27

Osmanlı Ekonomisi - Başarılar ve Başarısızlıklar

21:27 YouTube'da aç

Bir "şeriat devleti" olarak görülen Osmanlı'da ekonomik ve mali düzen her yönüyle kusursuz değildi. Tımar ve iltizam, lonca ve gedik, Fatih'in hazine denetimi, para vakıfları ve 19. yüzyıl dış borçları bir arada incelendiğinde şu sonuç çıkar: faizi yalnızca yasaklayıp kurumsal bir alternatif kurmamak, piyasayı Galata bankerlerine ve hile-i şer'iyyelere bırakmıştır.

Toprak düzeni: Tımardan iltizama

Osmanlı bazı çevrelerce bir şeriat devleti olarak görülür. Peki orada her şey gerçekten kusursuz muydu, yoksa geçici çözümler çöküşe giden süreci mi başlattı? Osmanlı ekonomisini anlamak için önce toprak düzenine bakmak gerekir: Arazinin yaklaşık %90'ı mîrî, yani devlet hazinesine ait; kalan %10'un da yarısından fazlası vakıflara ait. Dolayısıyla bu dönemde özel mülkiyetten söz etmek zor.

Tımar sisteminde halkın büyük kısmını oluşturan çiftçi, devletin toprağını geçimini sağlamak için işler, elde ettiği üründen tımarlı sipahiye vergisini verir. Sipahi aynı zamanda bir askerdir; bu vergiyle ihtiyaçlarını karşılar, bölgenin güvenliğini sağlar ve sefer olduğunda orduya katılır. Yani toprak düzeni, asker yetiştirmeye dönük bir vergi düzeni olarak kurulmuştur.

Daha sonra iltizam sistemi devreye girer. Başlangıçta küçük paylar hâlinde olan ve orta düzey vatandaşın da katılabildiği bu kiralama, zamanla uzun vadeli hâle gelir. Kira süresi uzadıkça bedel büyür ve yalnızca zenginler girebilir. Böylece devlet arazisini uzun süre elinde tutan ayrıcalıklı bir zümre ortaya çıkar; mültezimler köylü üzerinde ciddi bir vergi baskısı kurar. Bu sorun Osmanlı'nın son dönemlerinde iyice patlak verir.

Lonca, gedik ve narh: Devletçi bir piyasa

Esnaflıkta çıraklık, kalfalık ve ustalık basamaklarına dayanan lonca sistemi geçerlidir. Ayakkabıcılık, dericilik, demircilik, fırıncılık gibi her zanaatın bir gediği, yani ruhsatı vardır. Devlet bazı gedikleri sınırlı sayıda verir; örneğin İstanbul'da ayakkabıcı gediği 500 ile sınırlanabilir, kahvehane gediği ise sınırsızdır. Bu, arzın devlet tarafından planlandığı, bir bakıma devletçi hatta sosyalist bir bakış açısıdır.

Buna narh uygulaması da eklenir: Devlet bazı sektörlerde azami kâr sınırı belirlemiştir. Bugün bile bir malı %40'tan fazla kârla satmanın helal olmadığı yönündeki yaygın kanaat Mecelle'den ve Ahmed Cevdet Paşa'dan gelir; ancak bu şer'î bir kural değil, Osmanlı'ya ait bir kanundur. İslam'da fiyatı piyasa belirler; dolayısıyla Osmanlı'da tam anlamıyla serbest ticaretten söz edilemez.

Vergi adaleti ve Fatih'in hazine reformu

Vergi konusunda ise Osmanlı bugünden daha iyidir. Vergi mahsul üzerinden alındığı için ürün çıkmazsa ya da iş zarar ederse vergi de ödenmez. Oysa bugün hiç kazancı olmayan bir şirket bile damga vergisi, stopaj gibi kalemlerle yılda 50.000 lira civarında sabit bir yük taşır. Olması gereken, önce kazanç sonra vergidir.

Para sisteminde başlangıçta altın ve gümüş sikkeler basılır ama belirli bir standart yoktur. Fatih Sultan Mehmed ile hazine düzene girer: Defterdarlık sistemi kurulur ve devlet hazinesi denetlenen ayrı bir kurum hâline gelir. Padişahın ve ailesinin hazine üzerinde sınırsız harcama yetkisi bulunmaz; bağımsız denetçi gibi çalışan defterdarlar hazineyi sıkı biçimde tutar. Padişah ailesinden Ayşe Sultan hazineden 25.000 akçe borç alır, ardından İstanbul'dan ayrılır. Defterdarlar borcun ödenmediğini bizzat padişaha bildirir, padişah da ödenmesini ister ve Ayşe Sultan ziynetlerini satarak borcunu kapatır. Bu, para politikasının kurumsal ve sıkı olması gerektiğine dair olumlu bir örnektir.

Faiz yasağı, Galata bankerleri ve para vakıfları

  1. ve 17. yüzyıllarda ribânın haram olması nedeniyle Müslümanlar borç verme işine girmek istemez ve alan gayrimüslimlerin tekeline geçer. Bir sektör kısıldığında orada kara borsa ve tefecilik doğar. Hollanda ve İngiltere'de faiz %5-6 düzeyindeyken Osmanlı'da %15-20 seviyesindedir. Bu, faizi yasak deyip geçmenin çözüm olmadığını, işi yeraltına ittiğini ve Müslümanları faizli ülkelerden çok daha dezavantajlı konuma düşürdüğünü gösterir.

Halk arasında faizle borç vermek haram ama ihtiyaç nedeniyle faizle borç almak daha hafif sayıldığından herkes gayrimüslimlerden borç alır, fakat Galata bankerleriyle rekabet edecek bir Müslüman bankacı çıkmaz.

Tamam güzel, ribâ haram ama alternatifini de güzel bir şekilde kurgulamamız lazım.

Bu boşlukta para vakıfları ortaya çıkar. Banka gibi işleyen bu vakıflar, îne ve sat-geri kirala gibi teoride caiz ama hile-i şer'iyye niteliğindeki yöntemlerle çalışır. Ancak özel hissedarları olmadığı için kârlarını han, hamam, yol, su, cami ve fakirlere yardım gibi hizmetlere aktarır. Bu yönüyle bugünkü katılım bankalarından daha iyi bir amaca hizmet ederler; eleştirinin dozunu iyi ayarlamak gerekir.

Para vakıflarına Kanuni dönemi şeyhülislamı Ebussuud Efendi cevaz verirken Çivizade Muhyiddin Efendi hilelere dayalı yapıyı kabul etmez ve gerçekten ribâsız, niyet ve ahlak bakımından da temiz bir sistem ister. Aralarında sert mektuplaşmalar olur; makamı daha güçlü olan Ebussuud'un görüşü galip gelir. İki taraf da kısmen haklıdır: Çivizade hakkaniyet bakımından haklı, Ebussuud ise cevaz verilmezse işin kara borsaya kayacağını ve Galata bankerleriyle rekabet edilemeyeceğini görüyor.

Dış borçlar, Abdülhamid ve vakıf sistemi

  1. yüzyılda devlet sürekli borçlanmaya başlar ve bu borcu da Galata bankerleri ve Levanten aileler verir. Devlet böylece içten içe ele geçirilir; bugün IMF ve Dünya Bankası'nın kredilerle ülkelerin politikalarına yön vermesine benzer bir durum yaşanır. Sultan Abdülhamid'in Galata bankerleriyle sıkı ilişkisi olduğu, Londra borsasında ciddi hisseleri bulunduğu ve faizli işlemlerle büyük servet edindiği bilinir; bu, darülharpte faizin haram olmadığı yönündeki fetvalara dayanmış olabilir. Yine de kişiler hakkında kesin yargıya varmak istemiyoruz.

Para vakıflarından bağımsız olarak genel vakıf sistemi olumlu bir kurumdur. Mekke ve Medine'ye hizmet eden Haremeyn vakıfları gibi kurumlar hac yolcularının ihtiyaçlarını karşılar ve inşaatlar yapar. Vakıflar arasındaki rekabet bir tür hayırda yarış olur ve refahın halka yayılmasında dengeleyici bir unsur işlevi görür. Öte yandan borca dayalı, kısmi rezervli itibari para düzeni Tanzimat'la hızlanır; III. Mustafa döneminden itibaren çıkarılan devlet tahvilleriyle dış borç giderek artar ve bu süreç çöküşün nedenlerinden biri olur.

Zekât ve örfî vergi sandıkları

Osmanlı'nın hakkını vermek gerekirse sandık sistemi takdire şayandır. Zekât yalnızca belirli kalemlere harcanabildiği için ayrı bir sandıkta toplanır: Hayvanların zekâtı, öşür ve Müslüman tüccarlardan alınan gümrük vergileri bu fona girer ve Kur'an'da sayılan sekiz sınıfa dağıtılır:

  • fakirler ve miskinler
  • zekât memurları ve kalbi İslam'a ısındırılmak istenenler
  • köleler ve borçlular
  • Allah yolunda olanlar ve yolcular

Haraç ve cizye gibi gayrimüslimlerden alınan örfî vergiler ise zekât sayılmadığı için ayrı bir sandıkta tutulur ve kamu hizmetleri ile memur maaşları gibi alanlarda kullanılır.

Gayrimüslim ortak hilesi ve sonuç

Başka bir hile-i şer'iyye örneği de şudur: Bir işletme gayrimüslim birini, örneğin %5 hisseyle ortak alır. Bu ortak kendi adına Galata bankerlerinden faizli kredi çekip işletmeye sermaye olarak koyar, kâr payıyla da borcunu öder. Bu, kredi ve finansmana erişimin ticari hayatta gerçek bir ihtiyaç olduğunu gösterir. Kurumsal çözüm üretilmezse halk kendi yolunu bulur ve farklı hilelere başvurur. Yapılması gereken, gerçek ve faizsiz kâr-zarar ortaklığına dayalı kurumlar kurup halkın kullanımına sunmaktır; her şeye yalnızca haram demek insanları bu tür çözümlere mecbur bırakır.